Şimdi Sen Felsefe Yapıyorsun Ya… Yapma

“Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir faydası ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun sebebi, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun yüzüne bu sahte, bu kaskatı, bu çirkin maskeyi kim takmış?” 

Bu sözler Montaigne’e ait, sene 1580. Bahse varım Antik Yunan veya Roma’dan benzeri bir alıntıyı yapmak on dakikamı almayacaktır. Gündelik bilgi edinmeye uyum sağlamış görülerim (hani yarın sabah güneşin doğacağına kesin gözüyle bakmama sebep olan) bana bu olgunun sebebinin, felsefenin gerçekten de faydasız bir şey olması olduğunu söylüyor. Bu yargı ile bir sorunum yok. Tam tersine, faydacılığı ölümüne yeren biri olarak bunu olumlu karşılıyor bile olabilirim. Uzun süre matematik ile boğuşmuş olduğumdan, benzeri bir faydasızlık saldırısına karşı nasıl savunma yapmam gerektiğinin inceliklerini az çok biliyorum. Tabii bu noktada Hardy’nin ‘Apology’sini de es geçemem. 

“The ‘seriousness’ of a mathematical theorem lies, not in its practical consequences, which are  usually negligible, but in the significance of the mathematical ideas which it connects.”

Benim düşünceme göre bu yaklaşım tamı tamına felsefe için de geçerlidir. Zaten matematik, mantık ve felsefenin bu noktada paylaştığı çok güçlü bir bağ var: üçü de ciddi şeylerle ilgilenir (yahut ilgilendiklerinde ciddidir), ve karşılık beklemez. Öte yandan bu veya herhangi bir başka savunma bugün Türkiye’de felsefenin halini iyileştirmeye yeterli gelmeyecektir. Zira sorun ‘aklanma’ sorunu değil; sorun bayağılık… ve küf kokusu.

Peki kelli felli adamların ‘gönül felsefesi’ diye saçmalayarak akademide kadro bulabildiği bir ülkede felsefe eğitimi nasıl olmalı? Muhtemelen bunu cevaplayamam; ama nereden başlaması gerektiğine dair görüşlerim sıkı bir mantık eğitimi ve safsataların (fallacies) iyi tanınması noktasında toplanıyor. Hatta şöyle de çok tatlı bir web sitesi var bunun üzerine:

                                   http://yourlogicalfallacyis.com/

Sonrasında ise bir şekilde insanların felsefe tartışmak ile terapi seansına katılmak arasındaki farkı idrak edebilmesi gerekiyor. ‘Ben’ diye başlayan çoğu karşı argüman sunma çabası pavlov-vari bir yaklaşımla öğrencinin ağzının ortasına yapıştırmakla sonuçlanmalı hatta (oops). Bir argümanın çürütülmesi öncüllere körü körüne saldırarak değil, çoğunlukla onları kabul edip kuramın içindeki tutarsızlıkları bulmaya çalışmakla olur (ki, bence bu ‘zarif matematik’ yapmanın felsefedeki karşılığı). Böyle böyle, insanlardaki şu felsefenin bütün büyüsünü kaçıran aşırı-öznellik, aşırı-duygusallık ve aşırı-bayağılık hali yerini keskin zeka, soğukkanlılık ve (hafif) mizahi bir tutuma bırakabilir.

Son olarak; felsefeyle uğraşmanın kötü giyinmek ve traş olmamak gibi önkoşulları yok, onu kafalardan bi’ çıkaralım.

O Hormonu Salgılaman Yasak: Özgürlük ve Yansımaları

Düşünce özgürlüğü (ki aslında bahsedilen ifade özgürlüğüdür) çok konuşulur bizim memlekette,  ancak ne öncelleri ne de sonuçları hakkında pek düşünülmez. Öyle ya, olguları politik yansımalarının ötesinde değerlendirmeyi başaramayan sürüyle üçüncü dünya ülkesinden biriyiz. Öte yandan; psikoloji, sinirbilim ve bilişsel bilimlerdeki ilerlemeyle paralel olarak ortaya çıkan yeni bir özgürlük tanımı batıda yavaş yavaş kendine yer edinmeye başladı; bilişsel özgürlük. Hatta bu doğrultuda kurulan merkezlerden biri de CCLE (Center for Cognitive Liberty & Ethics), ve bilişsel özgürlüğü şöyle tanımlıyorlar:

[…] the right of each individual to think independently and autonomously, to use the full spectrum of his or her mind, and to engage in multiple modes of thought.

Tabii bu bildirinin çıkarımlarından biri de (eğer tamamiyle saf değilseniz) madde kullanımı ile ilgili kısıtlayıcı yaptırımların bilişsel özgürlükle çelişiyor olduğu. Zaten bildiri de bu yönde ilerliyor:

[…] Today, as new drugs and other technologies are being developed for augmenting, monitoring, and manipulating mental processes, it is more important than ever to ensure that our legal system recognizes and protects cognitive liberty as a fundamental right.

Kanada’da esrarın yasallaştırılması tartışmaları süredursun (ki iktidar partisinin haricinde bütün siyasi oluşumların desteklediği bir durum) batının liberal anlayışının oturmasında büyük rolü olan Mill’in sözleri bilişsel özgürlük ile paralel olarak düşünüldüğünde ilginç okumalar sunuyor:

Over himself, over his own body and mind, the individual is sovereign. – J. S. Mill

Biraz daha kurcalamak isteyenler için: http://www.cognitiveliberty.org

Wittgenstein’a tutkun olmanın en zor yanı, bir koca sistemini hatım edip anlamaya ayırdığınız zamanda geriye bir tane daha koca sistem kalıyor olması; insan “Wittgenstein biliyorum” diyemiyor uzun bir süre…

Yoldakiler ve Bekleyenler

Sex, drugs & rock’n’roll; 2 hafta… yeter. Fazla eğlenmek bende alerjik reaksiyonları tetikleyebiliyor. 

FABİSAD‘ın kuluçka evresini tamamlamasına sevindim. Memleketin bu alandaki durumu o derece kısırdı ki henüz tam olarak ne ortaya koyacakları -ve nasıl koyacakları- belli olmayan bir oluşum için böyle umutlanmam garip karşılanmamalı. Şimdilik bilimkurgunun fantazyaya verilen ağırlığın yanında biraz sönük kalacağını tahmin ediyorum. Ama bu da bir başlangıç, hele ki ilerde bir basılı yayına sebep olabilmeleri ihtimali oldukça heyecan verici. Bakalım ne yapacaklar (bir ucundan destek olmalı).

Sonra Underground Poetix‘in yeni sayısı yolda. Geçen seneden niyetlendikleri Türkçe kısa öykülere yer verme projeleri bu sayıda somutlaşacak. Yine ülkenin ana akım türler dışında yazınlara yer veren nadir basılı yayınlarından olduğu düşünülürse bunun aslında en başında olması gerekirdi diye düşünüyorum. O sıralarda benden de bir öykü istemişlerdi, bakalım yeni sayıda yer alacak mı…

Bu arada ‘Schopenhauer on Zombies’ konuşmasını halen makaleleştirmeye başlayamadım. Sanırım bu journal da kaçtı;

Dear all,

Dialectic, the University of York student Philosophy journal, is now taking submissions for the Spring
2012 Issue.

This issue will be on ‘Phenomenology and Existentialism’, and we will be taking submissions related
to either (or both) topics. All submissions should be between 1000 and 1500 words, and we publish
five (plus one staff) articles.

A guide to what we look for can be found on our website, where you will also find all our back issues:
http://dialecticonline.wordpress.com/

The deadline for papers is Monday 20th February 2012. No submissions will be considered after this
time. Please email all submissions in Word (or equivalent) format to dialecticsubmissions@gmail.com

Regards,
The Dialectic Team

Neyse, başka bir zamana artık.

Daha Wittgenstein Estetiği, Frankfurt’a vereceğim determinizim ayarı, GazeteBilkent’teki Bilişsel Bilimler üzerine olan yazı dizisinin devamı ve diğer irili ufaklı deneme ve öyküler var.

Böyleyken böyle; yeter yattığım.

D out.

Principia Cybernetica

Şunu uzun uzun incelemek gerek…

İçimdeki Helnwein Sevgisi Bambaşka

helnwein1

Pek yerinde bir tabirle yaşayan en önemli ressam diyeceğim Gottfried Helnwein için. Kimileri için sapkın ve rahatsızlık verici olmaktan öte olmasa da bende uyandırdığı soğuk-gerçekçi hislenim benzerini bir başkasında bulamayacağım kadar yoğun. Özellikle çocuk ve aile üzerine eğildiği kompozisyonlarının yeri ayrı; çocukların maruz kaldıkları şiddet ve buhranı gayet normal bir şekilde içselleştirebildiklerini yansıtması Helnwein’in yakalamayı başardığı çok önemli bir detay.

helnwein2

Teknik yetkinliği üzerineyse söylenebilecek bir şey yok gibi; aynı zamanda fotoğrafçı ve hipergerçekçi olmasından dolayı kimi zaman eserlerinden hangisinin resim hangisinin fotoğraf olduğunu söylemek bile güç hale gelebiliyor.

helnwein3

Rivayete göre Eylül ayında Santralistanbul’a gelmiş Helnwein. Eğer öyleyse bu kadar az ses getirmiş olması gerçekten ilginç. Kaçırılmaması gereken bir sergi olurdu…

Bilkent Felsefe, Descartes, Zombiler ve Diğer Birkaç Başka Mesele

Şundan bahsediyorum: http://phil.bilkent.edu.tr/index.htm

The aim of the department is threefold:

  1. By exploring influential philosophical arguments and ways of arguing, the department intends to impart upon the students the intellectual resources to discern lines of thought and courses of action that are defensible as opposed to ill-considered;
  2. The department aims to foster background capabilities—-self-reliance, judging well when decision-making, creativity in problem-solving, adaptability, argumentative acumen and so forth—-that complement and are essential to the good use of vocational skills;
  3. By investigating abstract problems and arguments in depth and by adopting an analytic stance, the department aims to provide students with a solid platform from which to pursue graduate studies in philosophy.

Beni bunlar tavladı : )

İlk dönemi tamamladıktan sonra haliyle bir durum değerlendirmesi yapmak gerek. Bölümün çekirdek bir kadroya sahip oluşu, yerleşiminin Güzel Sanatlar’ın altındaki birkaç odayla sınırlı oluşu gibi sorunlar zaten malumdu. Daha öncesinde de ‘öksüz’ bir bölümde yer aldığım için pek de yadırgamadım. Ancak sanırım gelen öğrencilerin profilinde belirgin bir gerileme var. Zaten bir devrenin hepi topu 20 kişiden oluşması ve bunların da çoğunun ilk fırsatta kaçmaya çalışmaları durumu daha da vahametli kılmakta. Yine de aldığım ilk iki dersin -mantık ve felsefeye giriş- oldukça eğlenceli geçtiğini söyleyebilirim. Bunda Varol Akman ve Sandrine Berges’in rolü büyük; ikisi de akademik yetkinliklerinin ötesinde derse ilgi uyandırmayı yeterince başarmaktalar. Öğrenci açısından ise aynı durum söz konusu değil maalesef, dil -İngilizce- bundaki en önemli etkenlerden biri. Bunun nasıl çözülebileceği hakkında da pek bir fikrim yok. Hazırlık okulunun kimseyi İngilizce eğitime hazırlayamadığı bir gerçek, ve bu diğer tüm okullarda da böyle. Öğrenci de bireysel ilgi ve çaba göstermediği müddetçe bir iyileşmenin olması pek mümkün gözükmüyor. Bireysel ilgi ve çaba; felsefe okunmaya niyetliyse bu ikisinin değeri paha biçilemez.

Ama genel profili bir yana koyalım. Kendi adıma derslerin getirdiği deneme yazma gerekliliği düşüncelerimi bir sisteme oturtma ve biçimsel olarak sunma yönünden oldukça faydalıydı. Şimdilik bölümün sebep olduğu üretkenlik umut verici. Bu durumun ilerde de devam etmemesi için bir sebep yok gibi.

Descartes’i ilkin Protagoras, sonra da Elisabeth’ karşı koruyup kolladığım iki yazı burada: 

Bunların da ötesinde, uzun zamandan beri niyetli olduğum Wittgenstein ve Tractatus’u anlama yolunda sağlam bir adım attım, o da şurada:

Halihazırda UNESCO Dünya Felsefe Günü için yaptığım “Schopenhauer and Zombies” başlıklı konuşmamı bir makaleye çevirme tasarım var. Konuşma metnine de şurdan ulaşılabilir:

  • Schopenhauer on Zombies (şimdilik link biraz bekleyecek gibi..)

Böyleyken böyle. Umarım daha da ivmelenerek devam eder.

D out.

Başlarken

Ankara soğuk-muş.

Matematiği bıraktıktan sonra felsefe eğitimi almak bir anlamda kolaya kaçmak gibi geliyordu bana. Hala da öyle diyebilirim. Ancak daha eğlenceli olduğu şüphesiz. Üstelik okulun sunduğu ders seçme özgürlüğü müfredat dışı ilgileri de takip edebilme olanağı sağlıyor; ders programının araya birkaç bilgisayar bilimleri, matematik ve psikoloji dersi sıkıştırabilmeye yer vermesi (çok) sevindirici.

İşbu, burda Ankara, Bilkent, felsefe ve haliyle kendimden / ilgilendiklerimden bahsetmeyi planlıyorum. Uzun yıllar korsan bir ülkenin, hayalet şehrinde sayılarla boğuştuktan sonra şimdi yerimi yadırgamam normal (olmalı). Hem planlamak iyidir. Somutlaştırmak daha da iyidir. Bakalım.

Ayrıca Ankara soğuk.

Begin();

countBack(3,1); print(‘Hello T!’);